Ayrılıklar içimi acı yapar ama yeniliği hep severim,bu yüzden mi sürekli gözümden yaşlar akar bilemedim ki.
Friday May 25 11:26amGönül gözüyle görmek dedikleri öyle olsa gerek,dans ederken de,öpüşürken de ya da bazen karşıdan karşıya geçerken bile gözlerimi kapatmayı seviyorum,sevmekle kalmıyorum hatta o şekilde yaşadığıma inanıyorum.
Muhteşem bir odak ve yalnızlık kalabalığın arasında.
Karşındakinin derinine dalmak.
Acıyı alıp bağrına basmak.
Bazen ana olmak bazen avrat,bazen de bir orospudan farkın kalmayacak.
Ayaklarım üstünde geziniyor müziğin,bazen konuşması bile bir müzik oluyor içime işliyor,böylesi işime geliyor.
Ve durmak istemiyorum çoğu zaman,kendimi kaptırmak ve yok oldukça var olmak istiyorum.
Madem tutunamıyorum diyorum kaymalıyım o zaman hatta öyle muhteşem olmalı ki kaymalarım yıldızlar bile özenmeli halime.
İnsan egoisttir ne de olsa ona bakarken bile kendi yansımasına bakıp aldanır sevdiğine.
Sevdiğim ne,kaç kelime ve kaç asır devam edecek böyle.
Ya hepimiz Tanrıyız diyorum bazen,ya da zavallı berduş ve köhne.
Ne fark eder ki varız ve yoğuz işte.
Hayat,kelime ve susmak sessizce.
Susmanın sessizcesi çığlığın haykırışına eş değer gelebilir pek ala.
Ama soruyorum kendime,niye?
Her şeyden geçtim,kendime yettim ama yetemedim kendime.
Zaman mekan ve nefes dahilinde,bermuda şeytan üçgeni çiziminde tam orta noktasındayım.
Ve susuyorum öylece sırf nefes alabilmek için belkide.
Çok zor bir şeye başlıyorum.
Ama bunu başaracağımı düşünüyorum,başarmalıyım ve konuşmalıyım seninle.-kendimle-
Oğuz Atay’ı kıskandığım oldu elbet,ne kadar meşrulaştırılsa ve ağza alınan bir sakız kıvamına taşınsa da Olric Olric’ti işte bir adı vardı,hatta bana sorsan cisminin bile bir tarifi belirmişti zihnimde.
Ne çok ötede ne çok beride öylece yaşadım işte hayatı,devam da ediyorum yine ama durmuyor beynim ve Oğuzcuğuma sarılıyorum.Kafamın cam kırıklarıyla olduğundan ve düşünümde nasıl da acıttığından bahsediyorum.
Çok oldu bu,yazdım ve sildim,yazdım ve sakladım,yazdım ve yaydım,yazdım ve.
Öyle işte çok oldu bu yazdım.
Hayatımda çok olan şeyleri hep yazdım ve hayatım çok olan şeylerle çevrili işte.
Her şey çok oluyor.
Bazen taşıyor yazıya bile sığmıyor,gözlerimi kapatmam gerekli belki de.
Carlos Libendinsky’dan Humo çalıyor ve bu gece de uyuyamayacağımın müjdesini veriyor.Diğer tüm geceler gibi.Hatta saatlerce de uyusam belki on belki on beş saat uyumamışım gibi,hiç kapanmamış beynim sadece gözlerim kapanmış olması gerektiği için.
Kendime mükemmel bir karışım hazırladım;filtre kahve vodka ve baileys eşliğinde neden uyuyayım ki?
Ve neden unutayım olup biteni,tutanamamışsan acı çekmek mutlulukla eş değer sanki.
İnsana yaşadığını hissettiren ve unutturan her şeyi…
Her şeyi anlatasım var kendime,kaçmak saçma ve uzak geliyor belki de.Ama nasıl yapacağımı bilmiyorum bunu ve yapsam da bir ay sonra dönüp baktığımda hala böyle sıcacık olacağı hissi bana zor geliyor.
Çünkü tutunamadığım gibi tüketemiyorum da bitiremiyorum ya da yetiremiyorum ama olmuyor işte ustaca ilerletsem de yaşayamıyorum aslında.
Gözlerimi kapattığımda ve soyutladığımda her şeyi kime sarılırsam sarılayım karşımda o beliriyor ve kiminle hangi oyuna dahil olursam olayım çocukluğum gibi yakama ilişiyor.
Mantıksız olmayı dilerdim.
Öylece durmak ve bırakmak kendimi.
Mis gibi olurdu halbuki,onun kollarında ve bedenim onun vücudunda geziyorken bedenimden ziyade ruhuma nasıl da değdiğinin altını çizmek isterdim satırlarca.
Nefret edemiyorum ve soğuyamıyorum da ama bazen - hatta sık sık - şaşıyorum insanlara.
Sonra sanki cevabını bilmiyormuş gibi sorduğumuz sorularımız ve anlamsız uzun bakışmalarımız var.Halbuki biliyoruz da salağa yatıyoruz umarsızca.
Adını koyamam ama ne güzelsin demeliyim sana.
Adın ne güzel adam.
Sana sarılmak bulutlara basmaya benziyor.Yumuşacık ve hafif ne de olsa.
Biz zoruz kabul ediyorum,imkansız olmadığımız açıkca ortada.
Ama zoruz işte ve olmayacak gerçekleşmeyecek bir sonu varsa da.
Diğerlerinin anlık hazları ve boşalımları kendilerini tatmin etme sürtünme çabaları bir yana sadece sana baktığımda - sadece o kadarında bile - her şey duruyor ya da siliniyor sadece sen ve ben sadece biz ve sadece.
Zor değil,belki birleşemeyiz ama bir kalırız ömür boyunca.
Wednesday May 9 08:44pm“… artık ölüm ürkütmüyor beni. hayatta oldukça da onu arayacak değilim. ölümle karşılaştığımda… biliyorsunuz bu sık sık başıma geliyor. apaçık bir gerçekle yüz yüze geliyorum. bunun çok önemi var mı ki? önemli olan benim ölü ya da diri, başkalarını nasıl etkilediğimdir…”
Wednesday Apr 25 08:05pmBazen neyin içine ne şekilde dahil olduğumu anlamam zaman alıyor.
Çok düşündüğümü söylüyorlar ama bana çok düşünüyormuşum gibi de gelmiyor.Çok düşünseydim daha çok şeyi güzelleştirebilirdim sanki.
Tek dileğim enerjimi kaybetmek yerine onu daha da katlayıp herkese değebilmem.
Herkesi değiştirmek değil amacım ama herkesin aklına bir soru işareti çizmek istiyorum sanırım.
Bugün 23 Nisan,insan neşe doluyor mu bilmem ama ben baya neşeliyim bugün,ama aynı zamanda içimde inanılmaz bir anarşizm doğuyor.
Ne kadar garip diyorum bu git geller.
Yarın 24 Nisan ve saat 11:00’de Galatasaray Lisesi önünde yürüyüş var.
Şehir Tiyatroları Yok Edilemez.
Ama bir çoğumuz tehlikenin farkındayız insanı yok etmeye çabalıyorlar.
Onların istedikleri çalışan ve emirleri yerlerine getiren robotlar sanki.
Sanki sadece dilediklerini yapıp onlara daha fazla gelir sağlasak bu savaşlar ve yıkımlar azalacak.Ama neye değecek sonu küçük tanrıcıklar?
Her şeyin aşırısından kaçtım,sevginin de,eleştirinin de.Mesela nefret edemezdim insanlardan hala edebildiğimden şüpheli de olsam içime kötü düşüncelerin salındığının bilincindeyim.
Kendimden korkar oldum başkasını bırak,ne yapacağımı kestiremez oldum,terazinin neresinde durmalı ve hangi yana dahil olmalı insan?
Barışı yaymak bu kadar zor olmamalı diye düşünüyorum.Ama biliyorum ki zamanlarımız farklı işliyor her birimizin.Örneğin birisinin egosu kabardığında diğeri barışcıl bir meleğe dönüşüyor ve döngü devam ediyor.Bu dengesizliğin içerisinde miğde bulantısından ayrılmayan yaşamlarımız dünyanın sonunu getiriyor olabilir.
Evet kavramların altını kazdığımızda gördüğümüz boşluklar insanlığın sonunu getirebilir.
Şehir Tiyatroları,Emek Sineması,AKM yok edilemez başlıklı yürüyüşlerin yapıldığı bir ülkedeyim - ki ne mutlu en azından sesini çıkaran bir grup insan var. - ve tiyatro bölümü öğrencisiyim.Üçüncü sınıftayım ve bir yıl sonra tamamen sistemin içindeyim.
Evet şimdi her şey biraz daha güllük gülistanlık ve biraz daha pembe ama insan geleceği de düşünmeden edemiyor haliyle.
Ne mükemmel bir oyuncu,ne mükemmel bir öğrenci,ne mükemmel bir evlat,ne mükemmel bir ateist,ne mükemmel bir müslüman,ne mükemmel bir insan değilim elbet.
Ama Müşfik Kenter’in ilk derste söylediklerini aklımdan çıkaramıyorum ” Önce insan olun çocuklar.”
Okuduğum bölümü seviyorum ve mutluyum,her şey bok gibi insanlar kavga ediyorlar,oyunlar iptal ediliyor,okullar ödenek vermiyorlar ama mutluyum bu bölümde olmaktan.İnsan olmaya çalışanlarla birlikteyim,emek harcıyanlarla ve düşünen insanlarla birlikteyim çoğu zaman.
Hepimizin yüzüne bir zavallı olduğu gerçeğinin çarpılması,hepimizin sadece doğduğu ve hayata geldiği için mükemmel olduğumuz gerçeği kadar normal.
Ve tüm bu iç karışıklıklar ve tüm bu isyanlara zulümlere rağmen yaşamayı “tiyatroyu” seviyorum. Ve bu yüzden diyorum ki yarın oyuncu ya da seyirci kim varsa saat 11:00’de Galatasaray Lisesi önünde olsun,kocaman olup yürüyelim belki insanlığın bir kısmına değer varlığımız.
Gülriz Sururi ve Engin Cezzar Topluluğunun Mart 1967’de baskısını dağıttığı Tiyatro Dergisinde Ülkü Tamer’in ” Yüz Kızartıcı Bir Davranış ” diye başlık attığı bir yazıyı sunmak istiyorum size,çark geri dönüyor :
” 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü’dür.Her yıl o gün ITI ( İnternational Theatre Institute - Uluslararası Tiyatro Enstitüsü ) ünlü bir tiyatro sanatçısından aldığı bir mesajı dünyanın bütün tiyatrolarında okutarak seyircisine ulaştırır.Gazeteler ve radyolar da o mesajı yayımlarlar.
Bu yıl yine öyle oldu,ITI’nin yayımladığı mesaj dünyanın her ülkesinde,her radyoda söylendi.Bir ülke hariç:Türkiye.
Yayımlanmak üzere banda alınan mesaj,27 Mart günü,Türkiye radyoları dinleyicisine ulaştırılmamıştır.Sebebi de herhalde,mesajı kaleme alan kimsenin Helena Weigel,yani ünlü yazar Bertolt Brecht’in karısı oluşudur. (Ayrıca o gün yayımlanmak üzere banda alınan bir açık oturumun yayımlanmasından da vazgeçilmiş ve nedendir bilinmez,Shakespeare’in On İkinci Gece’sinin özetinin verilmesiyle yetinilmiştir. )
Bu ulusumuz adına yüz kızartıcı bir davranıştır.Bağımsızlığı içinde bir bağımlılığı sürdüren TRT,koyduğu sansürle ülkemize yeni bir sıfat daha kazandırmıştır: Dünya Tiyatrolar Günü’nde yayımlanan mesajın sakıncalı bulunduğu tek ülke.
< Tiyatro Dergisi > Helena Weigel’in mesajını okurlarına sunmaktan onur duyar :
’ Tiyatro ve tiyatroya yakın sanatlar insan topluluklarına karşı üzerine aldıkları görev ve sorumluluklara gereği kadar önem vermemektedirler.Oysa çalışmalarımızın sonuçları çok önemlidir.Bu sonuçların önemini sınırlarımız dışında da görebilir,izleyebiliriz.Gerçeklerimize uygun sahneleri,eğlendirici,akıl yoluyla,incelikle verebilmek için ve bu gerçekleri anlayıp öğrenebilsinler diye halkı tiyatroya çağırıyoruz.Bizler,tiyatro adamları,kendimize özgü araçlarla dünyamızı yaşanabilir bir duruma getirmeye çalışıyoruz.Tiyatro ile ilgilenmemizin anlamı gene ve her zamankinden daha çok insana barış dolu bir < bugün > ile insanın insan için yardım,dayanışma kaynağı olacağı dostluk dolu bir < gelecek > hazırlamaktır.
Bütün dünya tiyatrolarına 1967 yılı için gönderdiğimiz iyi dilek bildirimizin anlamı da budur.Brecht’in bir sanat kolu yararına ortaya koyduğu şu görüşün benimsenmesini dileriz:
< Bu büyük seçme çağında sanat da seçimini yapmalıdır.Sanat ya körükörüne bir inanışla kaderini bir azınlığa bağlar ve onun aracı olur,ya da çoğunluğun tarafına geçerek kaderini ona bağlar.Ya insanlara düşlere sürükler ve onları uyutur,bilgisizliği arttırır ya da gerçeklere yöneltip bilgiyi çoğaltır.Ya yıkıcı yanı ağır basan güçlere ya da yapıcı ve ileri güçlere seslenir. > “
Noviembre’yi hatırlayın,izlediğiniz oyunları,sevdiğiniz oyuncuları,size bir şekilde temas edebilmiş replikleri,bir müzik eşliğinde gözlerinizin dalışını,sorgulamalarınızı ve doğduğunuz günü hatırlayın.Sadece Şehir Tiyatroları Değil,insanlar yok edilemez,gözlerimizi açalım.Ve unutmayalım bugün 23 Nisan ama bize her gün bayram.
” Sanat içinde geleceği barındıran bir silahtır. “
Monday Apr 23 07:22am“Balıkların çoğu yaşlandıkları zaman ömürlerini boşu boşuna geçirdiklerinden yakınırlar.Sürekli sızlanır,lanet okur her şeyden şikayet ederler.Ben bilmek istiyorum;gerçekten de yaşamak dediğimiz şey şu bir avuç yerde yaşlanıncaya kadar dolaşıp durmaktan mı ibaret;yoksa dünyada başka şekilde yaşamak da mümkün mü?” - Küçük Kara Balık -
Saturday Apr 21 05:06pm



